Bugün “karne günü” ve öğretmenimin karnesi hep “pekiyi”…


Benim can dostum.Kendisi”Anadolu’dan küçük bir yürek” diye tanımlıyor kendini ama bence çok az kişide olan “mangal gibi” yüreği var.

Blog’umun konuğu olsun istedim. Biliyorum ki çok zor koşullarda varoldu ama hep en, en iyisini yaptı.
Sorularımı sıraladım dün ona; yaşamındaki zorluklarını, engellerini, kaybettiklerini, kazandıklarını,keşkelerini, iyikilerini,başarılarını,zenginliklerini…İnsan yönünü. Rol model olarak “silkinin kendinize gelin bakın ne koşullarda neler yapılabiliyor” desin okuyanlar istedim.

Arife’m, Arife Hocam her zamanki mütevaziliği ile başarılarını, ödüllerini, yetiştirdiği pırlanta gibi çocuklarını,verdiği gönüllü/karşılıksız desteklerini, hatta emeklilik sonrası yeniden çıktığı kendi “patikasında” tamamen yeni bir yol olan okul müdürlüğündeki ÖSS Türkiye başarılarından hiç söz etmemiş. Emek teriyle olan kazancıyla nasıl konforlar elde ettiğini, aldığı o güzel evini ,en zenginlerin bile kuramadığı sofralarını vs anlatmamış.
Atatürkçü, laik olmanın aslında bir çok dindardan daha çok müslüman olmanın engeli olmadığını  onun ibadetlerinde gözledim. Ben O’nun hikayesini bilmeme rağmen dinlerken, okurken çok ağladım,onunla yaşadım o günlerini. Gururlandım,kendimi yine şanslı hissettim ve Allah’ıma teşekkür ettim, onu tanıdığım için…

Ben onu tanımlarsam eğer: akıllı, çalışkan,paylaşımcı,geliştiren, estetik, duyarlı, mükemmelliyetçi, Atatürkçü,çağdaş, modern,şık giyinen,disiplinli,lider …gibi kelimelerle tanımlarım.
Etrafımda Türk dilini bu kadar güzel konuşan nadir insanlardandır O. Hele bir de sana özel yazı yazsın ,o zaman tadından yanına yaklaşılmaz,ayakların yerden kesilir…
Neyse… ben sözü Arife Hocama bırakayım…

Benim babam Atatürk…
Hani şu moda deyimler vardır ya… Hep birileri gibi olmak, ayrışmak, ayrıştırılmak gibi…
Oysa gerçekten ben bugünümü Atatürk’üme borçluyum… Babam o benim.
İşte ÖYKÜM;
Yıl 1956. Ben doğmuşum. önce Tokat’ın Turhal kazasında, Şeker Fabrikasında çalışan bir işçi babanın 2. Çocuğu olarak doğmuşum. Yoklukta, yoksullukta doğduğum şehri ve semtin kaderiydi sanki. Ama sıcacık komşu ilişkilerinin içinde, koskocaman bir aile gibiydik mahallemizde. Ben de, ailenin taşra kurallarına uymayan Anadolu’mun becerikli genç kızlarına kötü örnek bir genç kız adayı olarak kitap peşinde koşturan tuhaf bir çocuk olarak büyüdüm.
Bu arada İlkokula başladım. Öğle saati gitmem gereken okula sabahın kör saatinde gidince, okulun hizmetlilerinden sonra demirbaş sayılırdım. Okul ibadetimdi sanki. Yaz tatillerinde, olmayan defterlerimi tekrar tekrar silerek, yeniden yazıyordum. Alim olacaktım sanki… Herkesin öğle yemeği için evinin yolunu tuttuğu saatte, çamurdan çıkardığım gazete parçasını okumak en büyük zevkimdi.(zaten evde de yavan ekmekten başka bir şey yoktu.)
Hele başöğretmenimin,(Okul Müdürümüz) babama;”Kızını okut! Gömleğini sat okut. Seninki yetmezse gel benimkini al.” Diyen sözleri sonrası babamın;”Ah, Arifem keşke erkek olsaydı.” Sözleri. Ardından, gökkuşağının altından çocukça çırpınışlarla koşarken birdenbire erkek çocuk olma düşlerim her defasında gökkuşağının renklerine yenik düşüyordu. Bir türlü geçemiyordum gökkuşağının altından…(Öyle duymuştum. Gökkuşağının altından geçersen cinsiyet değiştirirsin…)
Anadolu’mun birinci sınıf vatandaşları erkeklerdi çünkü! Bir de babam beni daha çok sevecekti. Bu o kadar önemliydi ki benim için.
Ortaokulu normal bir öğrenci gibi bitirdim. Her gün 3 km yürüyerek, gidip gelmek çok yoruyordu. Ne Belediye otobüsüne verecek, 10 kuruşum, ne de simit alacak 25 kuruşum olmuyordu. Evde ders çalışacak ayrı bir oda da yoktu. Dedim ya Yoksulluk kaderimizdi. Atatürkümün kurduğu şeker fabrikası olmasaydı, rızkımız da olmayacaktı. İyi ki ŞEKER FABRİKASI vardı da babam orada çalışıyordu.. Bir de canım annem. Okuması yazması yoktu. Ama öylesine bilgeydiki. Ne zaman bir şey söylesem,” OKU! BENİM GİBİ SÜRÜNME..” diyerek yüreklendirirdi..
O zaman en büyük tutkum (Şimdide değişmeyen tek tutkum.) fabrikanın kütüphanesinde zamanı unutarak okuduğum kitaplardı. Zaten başka bir şeyden de hoşlanmıyordum.
Kurtuluşum, Öğretmen okulu sınavlarına girmekle oldu. Yaşasın… Sınav kazanmıştım ve kitaplarda okuduğum yaşamı yaşayacaktım. Hazırlıklar yapıldı.
Ver elini Ağrı Kız İlköğretmen Okulu. İlkokul öğretmeni olacak, çocuklarımın sancılı dünyalarına mutluluklar dağıtacaktım. Onlar, benim yaşadıklarımı yaşamayacaklardı.
Yol çok uzun. İlk kez evden ayrılıyorum. Bilmediğim bir dünyaya yol alıyorum. Rahmetli babam okulun kapısından ayrıldığında boynu bükük kalmıştım okulun bahçesinde. İçime büyük bir acı çöreklendi gözlerimden yaşlar süzülürken.
Bu arada İlkokulda okurken, ciddi bir müzik aşkım vardı ve ben elime geçirdiğim her enstrümanı kendi kendime çalmaya çalışıyordum. Okulda açılan mandolin kursunu da kısa sürede bitirmiştim. Dedim ya, toplum ölçülerine göre normal değildim. Ev işi-elişi bana göre değildi.
Öğretmen okullarında müzik dersleri çok önemliydi. Tıpkı,Matematik dersi gibi. Mandolin, okulda hemen tanınmamı sağlamıştı. Büyük sınıflara örnek olarak gösteriliyordum. Bir yandan dersler, bir yandan müzik, günlerim güzel geçiyordu. Öyle düzenli bir yaşam vardı ki, akşam iki saat, sabah bir saat yaptığımız etütlerle, bütün derslerimin notu çok yüksekti. Okulun hem en başarılı öğrencisi, hem de Eğitim şefinin tek gözdesiydim. Her türlü sosyal faaliyetler benden sorulurdu. İkinci yılın sonunda bir duydum ki, başarılarımdan dolayı, Ankara yükseköğretmen Okuluna seçilmişim. Böyle bir durumun varlığından kimse sözetmemişti. Öğretmenler Kurulunun aldığı kararla gerçekleşmişti. Türkiye’deki 21 Öğretmen Okulunun(1972) en iyileri Ankara’da buluştu. (Tabi ön eleme sınavını geçerek.)
İyi de. Ağrı’daki öğrenciyle Edirne’den gelen öğrenci, ya da, Ankara’dan gelen öğrenci aynı değildi ki… Hele de İngilizce dersinde. İngilizce dersleri, yazılıları kabusumdu. TED Kolejin kitabını okuyorduk. Ben hiçbir şey anlamıyordum. Öğretmenimin sayesinde sınıf geçtim. Hala hiç unutamam.
Çok zorlu bir yıl oldu. Edebiyat şubesi olarak tek sınıftık Fen bölümü 7 şubeydi. Kıran kırana geçti o yıl. Birazda korkarak. Ya kazanamazsam!!! İşin içinde, geldiğim okula geri dönmek, yani başaramamak var. Müthiş bir psikolojik baskı. Hayalimde Hukukçu olmak var. Hakim olacağım. Adalet dağıtacağım. MI??? O zaman ÖSS ile Eğitim Enstitüsü sınavları ayrı yapılıyordu. Müzik Bölümlerinin sınavı iki aşama yapılır. Yazılı ve sözlü. Ben ikisini de ÖYS(O zaman öyle deniyordu.) kazandım. Puanlarım Hukuk Fakültesini de tutuyor. Yükseköğretmen Edebiyat Fakültesine gitmemi istiyor. Ben Hukuk… Babam,”Seni Hukukta okutursam, kardeşlerini okutamam.” Deyince, sözün bittiği yer başladı. Öğretmenlik… O zaman çok sevdiğim Müzik öğretmenliği olmalıydı. Oldu da.
Artık, Atatürkümün kurduğu okuldaydım. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü…
Herkes, çok şaşırdı. Niçin Yükseköğretmene devam etmemiştim!!! Öyle ya onca seçilmişlerin arasından ne işim vardı ki Müzikte!!! Nasıl söylerdim, “gücümüz buraya yetti okumak için” diye. Çünkü hala devletimin koruması altındaydım. Burs veriyordu okumam için.
Zorlu yıllardı. 1974. 17 yaşımda kemana başlamıştım. Zor bir çalgı ve de başlamak için geç bir yaş.Bu arada ülkem kötü bir dönemden geçiyordu.Anarşi. Terör. Polis gözetiminde giriyorduk okula. Derslerimiz huzursuz bir ortamda geçmekteydi. Allahtan kaldığım yurt, çok özel bir yurttu. Hemen okulun karşısında. Çalışmalarımı yurtta yapabiliyordum.
Mezun olmak kolay olmadı. 4 yılın sonunda artık Müzik öğretmeni olmuştum
Tayinim, Balıkesir, Savaştepe Lisesine çıktı.. Çok heyecanlıyım. Küçük bir kasaba. İşimi fazla ciddiye almıştım. “Müzik ruhun gıdası başın belası” dedirtecek kadar. Cumartesi, Pazar ben okuldayım. Mandolin, Fülüt Birliği. Halk Türküleri Korosu. Her şey yapmak istiyorum. Öğrencilerim köylerden yürüyerek keyifle geliyor. Okul Tarihinde ilk kez bir müzik gecesi yapıldı. Herkes göklere çıkarıyor beni. Ama ben mutlu değilim. Mükemmeliyetçi yanım içimi yiyor. Çocukların sahnede yaptıkları hatalara takılıyım. Oysa, bunu sadece ben biliyorum. Acemilik işte. Henüz HOŞGÖRÜYÜ bilmiyorum.
Bu başarılarım, ikinci yıl Öğretmen Lisesine alınmamı sağladı. Sınavla, seçilerek gelen öğrencilerle ders yapmak farklı olmalıydı. Öylede oldu. Gel gör ki, yine güzel ülkemde olaylar durmuyordu. Öğretmenlerde siyasetin dişlileri arasında öğütülürken olan çocuklara oluyordu. Oysa, öğretmenin fikri ne olursa olsun, YOL GÖSTERİCİ özelliğinden taviz vermemesi gerekir. Yatılı okulun nöbetleri vardır. Ve öğretmenin uyumaması gerekir. Yaşanan olaylar öyle bir boyuta geldi ki, çocuklar kardeşlikten, düşmanlığa geçtiler.
Öğrencilerimi çok seviyordum. Canımı siper edecek kadar. Birçoğu gözyaşları içinde, can güvenliği olmadığı gerekçesiyle, çok sevdikleri okullarını terk etmek zorunda kaldılar. Oysa okumak tek çareleriydi. Anımsamak istemediğim acılar yaşadım. Kimseye kızmadım. Kızamadım. Bütün olay, cahil çocuklarımın, saflıklarının kurbanı olmalarıydı. Hepside halk çocuklarıydı çünkü. Tertemiz-pırıl, pırıl… Onlar, sevgiye inandılar mı, ölesiye teslim olanlardı. Çok zarar gördüler. Çok üzüldüm. Artık bize de yol görünmüştü.(Bu arada evlendim. Ve hamileyim. Eşim de öğretmen.)
Bursa’ya tayin yaptırdık. Sürpriz! Neresi mi? Bursa İmam Hatip Lisesi… Yaşadıklarımdan öyle etkilenmişim ki, “Olamaz “ diyorum. Olamaz! Ama oldu. İyi ki de oldu. Çok üzülmeme, çok sıkıntı çekmeme rağmen çok ta güzel bir 4 yılım geçti. Değil mi ki öğretmenim. Mangal gibi bir yüreğim var.
Sevgiyle kucaklayıp, sarıp-sarmaladığım, yoksul halkımın çocukları yüreğimde o kadar güzel barındılar ki… Kuran kurslarından, 3 yıl hafızlık çalışarak gelmiş. “Canım” diyorum, çocuk kızarıyor. O kadını evde oturur diye öğrenmiş… Olsun. Ben öğretirim. Öğrendiler. Çok sevdik birbirimizi…100 kişilik okul koromuzla seslendirdiğimiz ATATÜRK MARŞLARI okula farklı bir soluk getirdi. Okul yöneticileri öğrencilerimle olan sıcak ilişkimden çok hoşlanmadılar. Olur muydu böyle şey??? İstemediler beni… Ben de çocuklarımdan ayrılmak istemedim. Her şeyim sorun oluyordu. Bu koşullar altında ilk mide kanamamı geçirdim. O zaman 3 okulu vardı İmam Hatip Lisesinin. Yıldırmak için 3 okula da gönderdiler. Yıldırım-Namazgah-Yeşil.Keyifle gittim. O zaman ne arabam var, ne de böyle fazla taşıma araçları.(1980-1984) Yürümeye antrenmanlı olduğum için zor olmadı. Korolarımla müthiş çalışmalar yapıyorum Atatürk’ü anlatıyorum. Çocuklar, dini müzik soruyor, ben hızla öğrenerek, zevk eğitimi adı altında söylüyorum.” Fülüt haramdır.” Diyor, bazı meslek dersleri öğretmenleri çocuklara… Ben aydın görüşlü hocalarımdan hızla bunun açıklamasını alıp, öğrencilerle paylaşıyorum. Veliler üstüme geliyor, gayet güzel ikna edip gönderiyorum. Aşırı baskılarla büyümüş erkek öğrencilerde davranış bozuklukları var. Öğretmen arkadaşlar klasik. Çocuklara ters davranıp dışlanmalarına neden oluyorlar, ben derhal onlara sahip çıkıyorum. Daha da ileri gidip, çevre faktörü mü? Genetik mi? Sorularının peşine düşüyorum. Yani biraz çok olmaya başladım. Rahat durmadım yani.Ta ki, istediğim (2.Hamileliğim nedeniyle, zorunlu olarak) bir ders programını yapmadıkları zamana kadar…
Ağlayarak ayrıldım oradan da. Benim için okulun adı, yeri önemli değildi. Yeter ki öğrencim olsun.
!984 yılı 10 kasımında Atatürk’ümün ölüm yıldönümünde O’nun adı olan Atatürk Lisesine geldim.
Tam 15 yıl…
Müthiş geçti. Korolar, Atatürk Marşları, Halk Türküleri, Mevlana- Yunus Emre programları derken, çocuklarıma hep evrensel sevgiyi vermeye çalıştım. Başardım da. Dolu dolu geçti yıllarım. Her yıl 3 ayrı koro, 36 kişilik Halkoyunları –Bursa Yöresi- Ekibi çalışmaları. Fırtınalar estiriyoruz Bursa’da. 3 yıl üst üste, 19 Mayıs Komitesi çalışmaları… Başarılı çalışmalarımdan dolayı bakanlık görevlendirmeleri. Dur durak bilmeden geçen tam 15 yıl. Evini terk edip, bana sığınan, şiddet gören kız- erkek öğrencilerim. Kültür şoku yaşayıp, uyum sorunu yaşayan ve yardım eli isteyen öğrencilerim… Kanser denen illete yakalanan ve 14,ünde, 15,inde, 17,sinde ölümüne tanık olduğum, yokluğuna alışamadığım, ağlamaktan mezarının başında konuşamadığım öğrencilerim. Nerede sorunlu öğrenci varsa, beni çekerdi. Elimle koymuş gibi bulurdum onları. Bu da, okulların tıkır tıkır işleyen disiplin kurullarına muhalefet etmek demekti. Çünkü kolayı vardı. Sokağa at, kurtul…
Hatta, Müdür yardımcısı arkadaşlarımdan bir tanesi şöyle dedi bir gün;”Arife hocam, nerede problemli öğrenci varsa hepsi sizin koronuzda!!!” Hele bir tanesi vardı ki… (20 yıldır görüşmeyi sürdürüyorum.. Çocuklarımın ağabeyi.)
Almanya’da 8 yıl önce ayrıldığı ve babasının korkusundan görüşemediği annesini o kadar çok aradık ki. En sonunda gazete ilanı ile Almanya’da bulduk. Kavuştular. Bir daha da ayrılmadılar. Türk baba bana düşman oldu. Tehdit mektupları aldım. Alman baba da ev aldı çocuklara. 2 kardeştiler. Şimdi her ikisinin de güzel birer meslekleri ve yuvaları var. Tabi bir de çocukları… Türk filmi gibi değil mi?
Bu arada yaptığım çalışmalar Bursa çapında bilinmeye başlanınca, İl Milli Eğitim Müdürlüğü,Müdürler toplantısında alınan bir kararla “Maaşla ödüllendirme” verdiler. Okul müdürüm çok zorlanmış olmalı! Her yıl, yardımcılarına vermekten asıl çalışan arkadaşlarımıza ulaşamıyordu bu ödül…
Milli Eğitim müdürlüğünün tüm sosyal çalışmalarında ilk düşünülen Müzik öğretmenlerinden biriydim. Öğretmenlerden kurulan KORO’yu 2 yıl çalıştırdım. Güzel konserler verdik.
Milli Eğitim bakanlığı 2 yıl üst-üste Hizmetiçi eğitim görevi ile Sınıf öğretmenlerini Müzik öğretmenliği branşında eğitme görevi verdi. Yani, yaz-kış demeden koşturuyordum. Hem de keyifle.
Ben yine çok olmaya başlamıştım …Birilerinin bu çalışmalardan rahatsız olması gerekiyordu artık. Öyle de oldu. Öğretmen arkadaşlarımdan, korodaki çocuklarıma uygulanan baskılar. Okul yönetiminden bana uygulanan baskılar… E tabi, Nazım Hikmet şarkıları, öğretirsem böyle olur. Bir de benim koristlerim cinsiyet ayırımı yapmadan ortalık yerlerde sevgiyle sarılıp birbirlerini öpünce de dananın kuyruğu koptu. Nasıl çocuk yetiştiriyordum ki!
Buradan da ayrılma zamanım gelmişti. Özel sektörün cazip teklifleri vardı. Kabul ettim birisini. Emine Örnek İlköğretimin kuruluş yılıyla başladım buraya. Müthiş çalışmalar yaptık. Canlı Televizyon programlarına varana kadar. Küçük çocuklarla çalışmakta keyifliydi. Tanrı beni ödüllendiriyordu… Güzel insanlarla karşılaştım. Ve SEN… Can dostum seni tanıdım. Bir de diğer dostlarım… 4 yıl sonra, küçük bir gönül kırıklığı yaşadım. Ayrıldım buradan.
Ardından, 3 yıl özel derslerim ve 2 yıl Tokat Vakfı Bursa Şubesi Başkanlığı… Üniversiteli öğrencilerle kültürel çalışmalar ve burs destekleri… Ekonomik koşulları uygun olmayan ailelere sosyal yardım çalışmaları…
Ardından özel Tunçsiper Okullarında İlköğretim Okulu Yöneticiliği…
7 yıldır bu görevdeyim.
Bu sürede gördüm ki, eğitim evde başlıyor. Eğer veli bilinçli ise çocuk yaşama sıkı sarılıyor. Şanslı çocuk sayısı az.
Şu an, müthiş bir tüketim kültürüyle yetiştirilen ve sanal dünyalarda yalnızlığa itilen, sevgiyi bilgisayarın tuşlarında arayan,yürek fakiri çocuklarımız var. Öyle üzücü bir durum ki. Bazen gözyaşları bile yüreğinizin yangınını durduramıyor.
Veliler çocuklarını aldıkları puan kadar değerli görüyor. İnanılmaz bir beklenti var. Çocukların kapasitesi değil, görmek istedikleri yer önem kazanıyor. Her çocuk doktor olamayacağına, ya da herkes mühendis olamayacağına göre. Önce insan olmasının önemi kaçırılıyor. Değerler yerini, kolaycılığa bırakıyor.
Sen de bilirsin ki canım, önce anne babanın eğitimli olması gerekiyor. Hatta şöyle olmalı. Çocuk sahibi olmadan önce “sorumluluk eğitimi” almalı, bilinçlendirilmeli ANNE-BABA adayları. Çocuk isteyip, istemediğini sorgulamalı. Ondan sonra çocuk sahibi olmalı…
Bursa’nın çok acil biçimde ANNE-BABA OKULU’na ihtiyacı var. Yoksa, daha çok, Psikolog ve psikiyatriste ihtiyacımız olacak.
Yaşamı yaşamak değil, yaşatmak isteyenlerle doldu etraf. ÖĞRENCİ KOÇLUĞU, YAŞAM KOÇU, DANIŞMAN… Şu an aklıma gelenler.

İYİ Kİ VARSIN HAYATIMDA…TEŞEKKÜRLER.

Bu yazı patİKamda rastladığım ve hayran olduklarımla söyleşiler... kategorisine gönderilmiş ve , , , , , , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bugün “karne günü” ve öğretmenimin karnesi hep “pekiyi”… için 12 cevap

  1. Ali ÇIRAKLAR der ki:

    Ne güzel, tatlı cabalarla insanlara birşeyler katmaya çalışan bir can daha. Sevgili Arife öğretimin , sevgiyle, şuan yüreğimde hissetiğim coşkuyla ellerinizden milyonlarca kez öpüyor, yaşadığınız ve yaşamak zorunda bırakıldığınız her acı tatlı olayda insanlara verdiğiniz yüzlerce destek için size milyonlarca kez teşekkür ediyorum….

    Sizi ve Sizin Gibi ve Yine Sizin Deyiminizle”Yaşamı yaşamak değil, yaşatmak isteyenlerle” Çoooook Seviyorum.

    Saygılarımla

    • Arife KOMAN der ki:

      Sevgili Ali Bey,
      Sıcacık, yürek ısıtan cümleleriniz, yorgun yüreğimi dinlendirdi. Emeği anlayan, anladığını bu denli güzel anlatan bir genç yüreği selamlamaktan onur duyuyorum. Sizlerde iyi ki varsınız. Lütfen hep varolmaya devam edin. Ben de sizin gibi İNSAN YÜREKLİLERİ çok seviyorum.
      Sevgi ve saygılarımla
      Arife KOMAN

  2. Nihal GÖKER der ki:

    Sevgili Arife Hocam,

    Bu kadar güzelliklerle dolu, bu denli mücadeleli bir ömrü, ancak sizin gibi kalbi ve aklı ile hayata tututanan bir Türk Kadını gerçekleştirebilirdi… Yazdıklarınızı birazda hayretle okuduğumu itiraf etmeliyim. Oysa ki nasıl naif, nasıl huzurlu ve ışıl ışılsınız.. ”ÖĞRETMEN” siniz…

    İçimde hisssettiğim, tarif edemediğim, nedenini bilemediğim sizi sanki bir ömürdür tanıyor olma hissini şimdi anlıyorum. Sevgili Gülçer’e sizi hayatıma kazandırdığı için de çok teşekkür ederim.

    En derin saygı ve sevgilerimle,

    Nihal GÖKER

    • Arife KOMAN der ki:

      Nihal Öğretmenim,
      Öyle güzel şeyler yazmışsınız ki, gözlerim doldu. Oysa ben, daha ayna karşısında büyük bir heyecanla, omzuma aldığım siyah örtüyle yaptığım cüppe ile ateşli savunmalarımdaki HAKİM-AVUKAT rollerimden sözetmemiş,hak, hukuk, adalet için, karşımdaki sanal suçlulara kırdığım kalemleri anlatmamıştım.
      Yaşama tutunmak, biraz da yaşamı ve insanı sevmekle oluyor. Kitapların dostluğu, insanı kimi kez müthiş bir savaşçı, kimi kez de kırılgan bir yürek yapıyor.
      Gözlerinizdeki pırıltının anlattıklarını ben de bu sayede anlayabildim. Kaybetmek istemediğim bir “KAŞIKÇI ELMASI”sınız…
      Gülçerciğime minnetim var bu yüzden. İyi ki ben de sizi tanıdım. Teşekkür ederim size, sözlerinize, duygu emeğinize…
      Sevgilerimle
      Arife KOMAN

  3. Düşten KOMAN EZİK der ki:

    Aslında bizi büyütürken de hep onun yaşam öyküsünün içindeydik..Bizi en güzel şeklilde yetiştirmeye çalışırken de bizim şımarıklıklarımıza,hep daha fazlasını istememize verdiği örneklerdendi yaşamı…Bunları kendisinden dinlerken inanamazdık,uzaktı bize çünkü o zaman ki yaşam koşulları..Şimdi okurken boğazımda takılı kalan ağırlıkla ve gözlerim yaşlar içinde okudum..CANIM ANNEM,ONUN VERDİĞİ IŞIKLA YOLUMUN HEP AYDINLANDIĞI,YAPAMAYACAĞIMI DÜŞÜNDÜĞÜM HERŞEYDE BENİ FAZLASIYLA YÜREKLENDİREN CANIM ÖĞRETMENİM….Ondan öğrendiğim,öğrenmeye devam ettiğim öyle çoook şey var ki..Böyle bir annenin kızı olmak zor..Hele bir de aynı mesleği yapıyorsan..Her zaman ışığımdın,IŞIĞIMSIN….SENİ ÇOOOOK SEVİYORUM…

    • Oktay adalı der ki:

      Gülçer Hanım hayatımda okuduğum et etkileyici azmin zaferi yazılarından bir tanesi.Arife Hocamla gerçekten tanışmak isterim.Ülkemiz böyle değerlere sahip çıksın ve çıkalım.
      Sevgili öğretmenimiz bence insanlara müzik değil,sevgiyi öğretmiş….
      Böyle bir yazıyıda bizimle paylaştığınız içinde ayrıca size çok teşekkür ederim.
      Öğretmenin ve öğrenmenin yaşı yoktur.
      Saygılar.
      Oktay Adalı.

    • Arife KOMAN der ki:

      “Kızım, küçük pembe çiçeğim benim,
      Yavrum, güvercinim, bebeğim benim.
      Hepsinin üstünde, her şeyden önemlisi,
      En doğal, en insanca EMEĞİM BENİM.”

      Ataol Behramoğlu’nun bu dizeleriyle sevdim seni büyütürken. Düşümdün, gerçeğimdin, her şeyinle benimdin. Hep “ÖNCE İNSAN” olmanı istedim. Evet, yaşam öykümden anlattıklarımı masal gibi dinler, sonra da;” Doğru mu söylüyorsun anne?” derdin.
      Anlattıklarım sana çok uzaktı. Ne demekti ki, mukavva kutulardan yapılan elbise dolapları?!!! Senin dolaplarına hiç benzemiyordu anlatılanlar.
      Ama, bir şeyi çok iyi öğrendin. Eşya değildi insanı değerli kılan, KENDİSİYDİ… Böyle büyüdün. Şimdi sen de hem ANNE, hem de ÇOK BAŞARILI bir öğretmensin. ATATÜRK’ümün izinde yetiştireceğin çocuklara daha fazla SEVGİ, daha fazla BİLGİ vermek zorundasın. SABIR en güçlü silahın olacak, tabi bir de İNSAN YÜREĞİN…
      BAŞARACAĞINDAN EN KÜÇÜK BİR KUŞKUM YOK. YOLUN AÇIK OLSUN CANIM…
      Sevgilerimle Arife KOMAN

    • Arife KOMAN der ki:

      Oktay Bey Merhaba,
      Öncelikle, emek verip yazımı okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Ne güzel ifade etmişsiniz. Evet. Ben çocuklarıma “SEVGİ”yi öğrettim. Bir de KENDİNE GÜVENMEYİ… İşte size beni en güzel anlatan, duygularıma yenik düşüp ağlamama neden olan çocuklarımdan birinin iletisi…
      • Ebru Sarıküçük
      o Bugün ben de bir öğretmenim; 19 yıl önce hayatımın mihenk taşı olan değerli müzik öğretmenim Arife KOMAN gibi olmaya; O’nun gibi ben de öğrencilerime mihenk taşı olmaya çalışarak.. hiç unutmadım sizi, unutmayacağım; bugün böylesine azimli ve özgüvenli olmamın yegane sebebisiniz.. beni o dönemin valisine “hoş geldin” deme göreviyle, yine o dönemin protokolüne sunulacak “flüt birliği” grubuna babamın mali problemine rağmen imkanlarınızı zorlayarak kıyafetlerimi ayarlayıp gruptan çıkarmayışınızla, 15 yaşındaki Ebrunun dünyasına neler kazandırdınız bir bilseniz… 10 yıllık öğretmenlik hayatımda her sosyal faaliyette benzer duruma düşen öğrencilerime yardımcı olmaya çalışırım; Arife hocamı en içten, en güzel dileklerimle, her zaman sağlığı ve iyiliği için dua ederek; iyilikler hiç unutulmuyor…
      Bu olay sizden bana özel bir hatıra ve biliyorum ki benim gibi binlerce öğrencinizin hayatına kattıklarınız; ne mutlu size.. her zaman siz mesleğimde örneğim, müzik bilgimde ekolüm.. bugün çevremdekileri özellikle meslektaşım müzik öğretmenlerini şaşırtacak derecede müzik bilgisine sahipsem, yine sizin sayenizdedir. klasik müziği sizin sayenizde tanıdım ve sevdim, hala bir parçada geçen müzik aletlerini sayabiliyorsam, nota okuyabiliyorsam, müzik kültürüne sahipsem, piyano çalabiliyorsam hep sizdendir… ne mutlu size değerli öğretmenim; umarım ben de bir gün sizin gibi mesleğimi layıkıyla yerine getirebilmenin mutluluğunu ve huzurunu yaşabilme şerefine nail olurum. Her zaman meslektaşlarıma, özellikle müzik öğretmeni arkadaşlarıma sizi anlatırım, kalitenizi, başarılarınızı, hayatıma ve bilgime kattıklarınızı. Sizi tekrar gördüğüm ve benim için ne kadar önemli olduğunuzu aktarabildiğim için çok mutlu oldum. Sevdiklerinizle birlikte uzun ve sağlıklı bir ömür sizinle olsun, sizi çok seviyorum.

  4. Aylıklı Ediz der ki:

    İyi ki varsınız. Birçok yaşanmışlıkların katkısı hayata sıkı tutunmanıza neden olmuş.Harika bir öğretmenlik serüveni. Atatürk te tam böylesini arzu etmişti. Eğitimci ordusunda sizin gibiler çoğunlukta olsa ülkemin sırtı yere gelmez. Yüzünüzdeki gülen güzel gözlerinizde samimiyeti, dürüstlüğü ve azmi görmemek mümkün değil. Gülçer’ciğim sayesinde sizi tanıdım. Tekrar iyi ki varsınız diyorum.

    • Arife KOMAN der ki:

      Merhaba Güzel İnsan,
      Yürek ısıtan ve aynı zamanda YÜREKLENDİREN yazı emeğiniz için teşekkür ediyorum.
      Gülçerciğim sayesinde tanıdığım ÖZEL ve GÜZEL insanlar da benim patikamın YEDİVEREN GÜLLERİ… Her daim güzel ve özeller… İşte yaşamı yaşanılır kılan da bu özellikteki can dostlar.
      Tekrar teşekkür eder, sevgi ve saygılarımı sunarım.
      Arife KOMAN

  5. atillay der ki:

    Bugün karne günü , öğretmenimin gönlü öyle geniş ki , adam gibi adam olan yada olacak herkesi kucaklıyor. Siz tanıdığımı zannediyordum. Meğerse bilemediğim ve öğrenince de gurur duyduğum ne yönleriniz varmış. Sevgili Gülçer’e sizinle tanışmamıza vesile olduğu için çok teşekkürler. Sizi tanıdığım için çok mutluyum. İyi ki varsınız.. Sevgilerimle
    Atilla Yılmaz

    • Arife KOMAN der ki:

      Sevgili Dostum,
      Birbirimizi tanımamız için bazen bu tür bilgiler elbette çok önemli… Ancak, asıl önemlisi, hiç tanımdan hissettiklerimiz… Birbirimizi çok sevdik, çünkü, ortak konumuz benim yaşamımın MİHENK TAŞI olan “ÇOCUK.” tu. Kızımdı. Sizin en insanca emeğiniz. O’nu bana emanet ettiniz. Biçim vermemi istediniz. Bu onurlu GÜVEN benim için çok önemliydi. Çünkü beni tanımıştınız. Hem de tek yönümle, ÖĞRETMEN kimliğimle… Bu da sizi çok özel dost olarak tanımam için yeterliydi. Hem siz, hem her daim GÜLEN GÖZLERİYLE sıcacık kucaklayan güzel eşiniz, görüşemesem de, konuşamasam da sık sık, bıraktığım SICAKLIKTASINIZ. Ben de iyi ki sizleri tanımışım. Çocuklarımın 3. kardeşi oldu CANSU’M.
      Teşekkürlerim ve sevgilerimle
      Arife KOMAN

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir